Nisan 30, 2012

Kısaca TEGV!

Onu "TEGEV" diye kısaltanlar da oluyor ama sakın o hataya düşmeyin!! :)

Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı..

Aslında ismi yetiyor her şeye..

Oraya girdiğinizde bir çocuk kadar kendiniz olabilmeyi öğreniyorsunuz eğer bilmiyorsanız. Çocuklara da en başta kendi olabilmeleri için fırsatlar sunuyorsunuz.. Gökyüzü pembeyse mesela bir çocuğunuzun müdahale etmiyorsunuz.. Ya da bir oyunda herkesin çoban rolü üstlenmesi gerekirken "Ben koyun olmak istiyorum!" diye haykıran sesteki özgüveni hissedip onun da koyun olmasına müsade ediyorsunuz.. Ya da bir eğitimde çocukların her yerde öğrenebileceğini şöyle örneklendirebiliyorsunuz:
- Yeşil nasıl oluşur?
-- Mavi ve sarı ile.
- Aa, nasıl bildin?
-- Tuvaletteki mavi suya çişim karşınca yeşil oluyor da ondan! :)))

Algılarınız o kadar açık oluyor ki çocuklara karşı her söyledikleri size bir yol açıyor size.. Onlar kadar basit düşündüğünüzde önünüzdeki yolların birer birer farkına varabiliyorsunuz. Bir gün hardal sarısını göstererek;
- Bu ne renk? diye sorduğunuzda
-- Başka sayııı!! diyen dillere deliriverebiliyorsunuz..

Fotoğraf: Nil Karaibrahimgil
Nil Karaibrahimgil'in twitter hesabında denk geldiğim bir şeyse şöyleydi: "periden hayat dersleri #1: kotulerin ustune guzel stickerlar yapistir." Size de çok yalın ve kurtarıcı gelmiyor mu?? :)))











Her ne kadar tam tersi düşünülse de KÜÇÜKLER de BÜYÜKLERE bir şeyler ÖĞRETİR! Bunu aklınızdan çıkarmamanızı tavsiye ederim ben.. Hayatın karmaşıklığı, sorumlulukların ağırlığı, sorunların çokluğunda "çocuk aklı" her zaman işe yarar.. Biz burada çocuklara kulak kesiliyoruz..

Çok sevdiğim bir gazeteci olan Cüneyt Özdemir, TEGV'in Mart 2010 15. yıl özel sayısında beni çokça gururlandıran ve okuyan bütün gönüllü arkadaşlarımı da gururlandıracağına inandığım birkaç cümlesi vardı, eklemeden geçemeyeceğim:

"Bazen bana soruyorlar, gazeteci olmasaydın hangi mesleği yapardın diye. Hepsine hemen hemen aynı cevabı veriyorum. Diyorum ki, ya Birleşmiş Milletler, ya da dünya çapında bir yardım örgütünde çalışırdım, ya da Türkiye'de faaliyetlerini yürüten, başka insanlara faydası olan bir iş yapmak isterdim. Artık çağımız kahramanlar çağının kapandığı bir çağ. Fidel Castro gibi bir meydan okumacı, Atatürk gibi şöhretini, hak ettiği değeri savaşlarla, kahramanlık manzumeleriyle alan isimler, ya da Muhammed Ali gibi  bir centilmen, Pele gibi bir kabiliyet yok. Artık çağımızda kahramanlar, böylesine heykelleri dikilen insanlar değil, hayatlarını  başka insanların hayatlarını daha iyileştirmek için, kendileri kadar şanslı olmayan insanlara bir şans tanımak için çalışan insanlar. Modern zamanların gerçek kahramanları TEGV gönüllüleri."

Biliyorsunuz ki geçtiğimiz hafta 23 Nisan'ı kutladık TEGV'de. Bir eğlendik ki sormayın.. Birkaç kare paylaşmak istiyorum sizinle:

Fotoğraflar: kızılkıyamet





























Eeee, bu güzel gülümsemelere katılmak ve daha da çoğalmalarını sağlamak için daha ne bekliyorsun?!

Eminim aşağıda sana uygun bir parkımız, öğrenim birimimiz, ateş böceğimiz ya da temsilciliğimiz vardır ;)

Sen de katılırsan biraz daha çoğalırız, daha çok çocuğumuza dokunuruz, çünkü:
Bir çocuk değişir, Türkiye değişir!



Ne güzeldir Cemal Süreya..

Aşk 

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgideydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı

İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.



Saat beş 

İstanbul'da elimi kaldırdım
biraz içkiliydim, biraz sevdalı, biraz da minareli
Geleni geçeni durdurdum
bakın dedim bakın gökyüzü nasıl eskimemiş
Bir de şu martılarabakın nasıl atılgan martılar
İstanbul'da en ince minarede
Beş tane gözüm vardı mavi

İstanbul'da gözümün birini söndürdüm
Balıkların yarısı yok oldu gitti
Hiçbir balığın kuyruğu yok kör oldum
Ben bir zamanlar yelpazeli kadınlar görürdüm
Evlerinde kocalarında uykularında
yarı yarıya saç yarı yarıya dudak
Nasıl sıcak olurlardı düşünürdüm

İstanbul'da Divanyolu'nda denizin orda
Bütün milleti başıma topladım
Herkes birşey söyledi kendine göre
Bir kadın döktüre döktüre susuyordu
yaklaştım yanına elini tuttum.
Bak dedim martılar ne kadar alıngan
İşte tam bu sırada saat beşi vurdu

Baktım yüzüne sonra, tanıdık geldi.. 

Nisan 19, 2012

Elma ile armut arasındaki hiyerarşi..

Bu ülkede her mezun için işler zordur. Çünkü işveren genelde ne istediğini bilmez, bölümlerin kaç yıllık olduğunu, hangisinin hangi amaca hizmet ettiğini bilmez,.. Bilmez de bilmez.. Baştan kafasında sınıflandırma vardır bir kere.. Tuhaf bir şekilde farklı şeyleri büyüklük bakımından sıralamaya çalışır. Söylesenize elma, armut ve muz arasında hiyerarşik bir sıralama yapabilir misiniz? İşte bunu bu ülkede çok yaşarsınız. Bu ülke insanı her şeyi sıralayabilir.. O yüzdendir anne-babaların oğlum doktor, mühendis çıkacak diye böbürlenmeleri ve yine o yüzdendir çocukları sosyal bilim mezunu olanların çocuklarının mezuniyetlerinden utanmaları.. "Tıp mezunu > X mühendisliği mezunu > Felsefe mezunu"dur çünkü. Şunların arasında biri bağlantı kursa ya! Bir tıp mezunun çok zeki olduğu iddia edilir, muhakkak da öyledir ama bu felsefe mezunun ondan aşağı kalacağını ispatlar mı ki?

Lisede bölümlere ayrılırdık mesela. Sayısal okuyanlar en kafalılar, eşit ağırlık okuyanlar orta hâlli, sosyal bilim okuyanlar ise neredeyse akılsız olarak tabir edilirlerdi. Bir de yabancı dil vardı, oraya da bunların hiçbirinden anlamayan tipler giderdi. Böyle bir algı oluşması tuhaf gelmiyor mu? Bu insanların farklı alanlara yetenekleri olması ihtimâli kimseyi düşündürmüyor mu acaba? Hiç başarı gösterememesine ve ilgisi olmamasına rağmen zorla sayısal okutulan arkadaşlarım vardı benim, eminim sizin de vardır.. 

Daha çocukluktan başlar bizde salak olmalar. Matematikten anlamıyorsun ya kesin aptalsındır! Güzel resim yapıyor olman, spora yetenekli olman hikayedir. Onlar gereksizdir çünkü, sadece uğraştır onlar. Onlardan meslek olmaz.. Bu böyle sürer gider, üniversiteye gelirsin aynı şeyler olur. Temel bilimlerde okuyanlar tembel, sosyal bilimlerde okuyanlar kafası bir şeye çalışmayan sözelcilerdir genelde. Hiç değişmez.. Bizzat şahit olan biriyim ben de.. Hâlâ da zaman zaman şahit olurum.. Kimse düşünmez mesela tutkuyla bağlı olabileceğinizi, yeteneğiniz olduğunu,.. Zaten sistem de harcar sizi genelde, abuk sabuk bir yerde abuk sabuk bir iş yaparken bulursunuz kendinizi.. Tutunması güçtür çünkü, herkes kolayca altından kalkamaz.

Ne örnekler vardır kimbilir.. Üniversite mezunu olabilmek zaten bir dertken, temel bilim mezunu olmak daha büyük derttir örneğin.. Temel bilimler (fizik, kimya, biyoloji ve sanırım matematik de bunların içinde), bilgiyi üretir; uygulamalı bilimler ise (mühendislik bilimleri mesela) bilgiyi hayata geçirir. Ancak bu, salt üretici temel bilim, salt uygulayıcı da uygulamalı bilimdir anlamına gelmez. Zaman zaman rollerin değiştiği de olur mutlaka. Ama bunu neredeyse kimse bilmez. İşveren bilmez, işe alım uzmanı bilmez.. O yüzden şöyle ilanlar verirler: 

  
Yani bir firma, hem de sektörün önde gelenlerinden bir firma, kimyager ya da eczacı arayıp, mezuniyetinin eczacılık ya da kimya mühendisliği olmasını isteyip, daha sonra da yüksekokul mezunu olmasını nasıl bekleyebilir? Siz karar verin..

Bu işlerde bir gariplik var.. Ben bu ülkedeki birçok şeyi sistemsizliğe bağlıyorum, bu da öyle sanırım..


Fen fakültelerinde iyi eğitim verildiği doğru ancak öğrenciler uzmanlaşmamış olarak mezun oluyorlar ne yazık ki.. Her alandan az ya da çok bir şeyler bilerek mezun oluyor fen fakültesi mezunları ancak sonuç "Her şeyden bir şey netice hiçbir şey oluyor." Size kimyanın dallanmalarından bahsedeyim mesela; çevre kimyası, gıda kimyası, ilaç kimyası, petrokimya, metal kimyası,.. Çevrede, çevre mühendisi; gıdada, gıda mühendisi; ilaçta, eczacı; petroda, petrol mühendisi; metalde, metalurji mühendisi istihdamı var. Soru şu: İşveren ne yapsın uzmanlaşmamış kimyageri uzmanı varken? Ben olsam ben de almam.. Diyeceksiniz ki yüksek lisans yapsın, kendi araştırsın, ayrıca kurslara falan gitsin,.. Hepsi mümkün.. Ancak yüksek lisans ve kurslar biraz daha külfet demek, bireysel araştırma da her zaman yeterli olmaz. Üniversite bu talebe cevap vermeli bence lisans süresince.. Sonrası kişinin imkânlarına, isteklerine kalmalı. Herkesin şartları aynı olamıyor ve yüksek öğrenim asgariyi sağlamalı bana göre..  Eğitim fakültesinde coğrafya okumuşsanız ek bir şey yapmadan doğrudan öğretmenliğe başlayabilirsiniz NŞA :) - normal şartlar altında - (bütün diğer değişkenleri ayrı tutuyorum; atama olmaması, dersanelerin sömürü mekânları olması, az maaş çok iş olması, çok mezun olması.. salt yeterlilikten bahsediyorum). Çünkü uzmanlaşarak mezun olursunuz. Neden fen fakülteleri (sanırım iktisadi bilimler de böyle) bu mantığın dışında tutuluyor? Yani neden lisans eğitimim sonunda, bunu biliyorum diye mezun olamıyorum ben bir uzman doktor gibi? Üniversite eğitimim neden, en azından, asgaride yaşamama yetmiyor? Asgari ücretle çalışmama yetiyor ama yehuuuu(!) Aklıma gelmişken söyleyeyim, eczacılar bu ülkede ilaç geliştir(e)miyordu değil mi? Aaa evet, haklıyım galiba.. Genelde onları satan tarafta olmak zorundalardı.. Bu size de bir sorun gibi gelmiyor mu?

Fen fakültesi mezunu olduğum için ben kendi bölümümü anlattım, onu biliyorum çünkü, onun zorluklarını yaşadım, yaşıyorum.. Bu durum birçok bölümde aynıdır sanırım. Sistemsizlik kanımıza işlemiş, kurtulamıyoruz.. Kurtulsak bi, ah kurtulsak.. Şu an olduğumuzdan kat be kat ileride olacağız..
Bunları düşünen var mı?
Düşünmeye başlasanız iyi olabilir, bence yani..





Labels are for clothes, NOT for people!

Dün gece bir film izledim, Zenne.. Dört sene kadar önce öldürülen Ahmet Yıldız'ın hikayesini arkadaşları anlatmış, ne de iyi etmişler.. İnsanın içine dokunan hesaplaşmaları, olağandan farklı olmanın verdiği suçluluğu, bunu saklamak zorunda olmayı hissedişleri.. Çünkü, filmde de söylendiği ve sonrasında yaşandığı gibi "Dürüstlük seni öldürebilir." Ne yazık ki bu şekilde yaşamak zorunda olan sen varsın, ben varım, biz varız.. Merak ediyorum farklılığın bizleri neden bu kadar ürküttüğünü.. Karşımızdakini sadece bir insan olarak değil de yapıştırdığımız yafta ile görmenin gerekçesini de merak ediyorum sıklıkla..

Tuhaf geliyor ille de bir şey olmak zorunda olmak..
Bilen bilir, çok severim türküleri. Lisedeyken, bir gün türkü dinliyordum, bunu gören bir arkadaşım solcu olup olmadığımı soruvermişti. Türkü dinlemek için solcu olmak mı gerekir ki? Bilememiştim.. Hâlâ da bilemiyorum, anlayamıyorum böyle şeyleri.. İncil okuyorsanız hristiyan; sarı kırmızı giymişseniz Galatasaray'lı; horon ediyorsanız Karadeniz'li; başörtünüz varsa yobaz, dinci; Nihal Atsız okuyorsanız Türkçü, Turancı; Atatürk'ün görüşlerini benimsiyorsanız Atatürkçü; biraz feminen bir erkekseniz ibne,.. Oysa İncili, Nihal Atsız'ı okurken sadece farklılıktan beslenmeyi istiyor olabilirsiniz ya da horon biliyorsanız basitçe, horonu seviyor olabilirsiniz; başörtüsü takıyorsanız bunu gerçekten istediğiniz ya da birinin zorlamasıyla takıyor olabilirsiniz ya da feminenseniz pekâla maço erkek tavrını benimsememiş bir insan olabilirsiniz. Ya da hakikâten bunları yaparken aslında onlarsınızdır.

Kime ne ki?
Kimi ilgilendiriyor bu durumlar?
Neden bunlardan biri değilken siz, karşınızdakini, bunlardan biri olduğu için aşağı görüyor veya yeriyorsunuz ya da değiştirmeye çalışıyorsunuz?
Var mıdır bunun akla yatkın bir açıklaması?
İnanın ben anlayamıyorum. Ve inanın anlamayı da hiç istemiyorum!
Bireysel tercihlerimin, başkalarına zarar vermemek koşuluyla, sadece beni ilgilendirdiğini düşünüyorum. Bunlar yüzünden benim hayatımda olmayı ya da olmamayı tercih edebilir insanlar, bu da onların meselesi oluyor. Ama ben bu şekilde varsam eğer beni böyle kabul etmeni tercih ederim. Aksi durumda, mümkünse git.. Çünkü kendi isteği dışında değişmiyor insanlar, kendileri isterlerse değişiyorlar..

Farklılıkların büyük zenginlikler barındırdığı şüphe götürmez bir gerçek. Bu zenginliklerden faydalanmak ise sağlam, önyargısız akılların işi sanırım.. Toplum olarak gün geçtikçe anlayışımızı yitirdiğimizi düşünüyorum ve bu çok üzücü.. İhtiyacımız olan sadece kişisel alanlara tecavüz etmemek. Ne kadar basit değil mi? Bir başkasına karşı olan tavrınızda haddinizi bilmek demek bu, nerede duracağınızı bilmek demek, ona tercihinden dolayı saygı göstermek demek, karşınızdaki kim olursa olsun hem de; anneniz, babanız, çocuğunuz, eşiniz, sevgiliniz, dayınız, yeğeniniz,..

Sonuç olarak;


Labels are for clothes, NOT for people! 

Etiketler giysiler içindir, insanlar için DEĞİL!













Nisan 12, 2012

Müslüman çocukların bahtsızlığı

Roni Margulies'in Taraf Gazetesi'nde yayınlanan 22.02.2012 tarihli yazısını paylaşmam gerektiğini düşündüm..

İlkokulda din dersi saati geldiğinde, Irvin Schick, Davut Kohen ve ben çok sevinirdik.

Biri şimdi Şehir Üniversitesi’nde öğretim görevlisi, biri göz doktoru, bense gördüğünüz gibi henüz bir baltaya sap olamadım.

Nasıl olurdu, öğretmen “Haydi bakalım, Müslüman olmayanlar dışarı” mı derdi, hatırlayamıyorum.

Şimdi düşününce, sınıfın yüzde 90’ı otururken üç beş çocuğun kalkıp gitmesi sevimsiz bir duygu uyandırıyor içimde. El kadar çocukları o yaşta ayırmak, birbirlerinden farklı olduklarını hissettirmek herhalde makul bir pedagojik yaklaşım olmasa gerek.

Ama o zamanlar öyle düşünmezdik. İçimizdeki “Heheeyt” narasını bastırmaya çalışarak bahçeye fırlar, dersten kurtulmanın zevkini çıkarırdık.

Zavallı Müslüman arkadaşlarımız da pencerelerden bizi izleyip kıskanırdı herhalde.

Bunları hatırlamama DSİP’li yoldaşım Gökalp Öztürk vesile oldu.

Oğlu Aras’ın din derslerine girmemesi için açtığı davayı anlatacaktım size, ama kendisi anlatsın, daha iyi.

“Aras ‘din kültürü ve ahlak bilgisi’ dersine girmesi gereken sınıfa geldiğinde, okulun müdüriyetine çocuğumun bu dersi almasını istemediğimi belirten bir dilekçe verdim. Müdüriyet bana bu muafiyetten sadece gayrımüslim öğrencilerin yararlanabileceğini bildirdi. Ben de cevaben, benim de oğlumun da Müslüman olmadığını beyan eden bir dilekçe verdim. Okul ‘Hayır, nüfus cüzdanlarınızda Müslüman yazıyor, dolayısıyla Müslümansınız’ diye cevap verdi.

Bunun üzerine Nüfus Müdürlüğü’ne müracaatla nüfus cüzdanlarımızdaki Müslüman ibarelerini sildirttim. Ve din hanesi boş nüfus cüzdanlarımızla okula tekrar başvurdum. Okul durumu İl Millî Eğitim Müdürlüğü’ne sordu. Eğitim Müdürlüğü nüfus cüzdanlarında din hanesinin boş olmasının gayrımüslim anlamına gelemeyeceğini, gayrımüslim olabilmek için orada Müslüman ibaresinin dışında başka bir dinin isminin geçmesi gerektiğini belirtti. Ezcümle ‘Vatandaş, Müslüman değilsen, nesin o halde, onu söyle’ dediler.

Ben de ‘İnsanları dinî inançlarını açıklamaya zorlamak Anayasa’ya aykırıdır, benim beyanım yeterlidir’ dedim. ‘Velev ki Müslüman olayım, devlet herhangi bir çocuğa herhangi bir din dersini zorunlu olarak okutamaz, bu bilgileri çocuklarına istediği gibi öğretmek her ailenin özgürce karar vereceği bir şeydir’ dedim.

Başta ‘Ben Müslüman değilim, dolayısıyla çocuğum için bu ders mecburi değildir’ şeklinde bir talebim varken, baktım ki bu ülkede Müslüman olmadığını kanıtlamak deveye hendek atlatmaktan da zordur, tavrımı değiştirdim ve demeye başladım ki: ‘Ey devlet, sana ne benim hangi dine inanıp inanmadığımdan! Sen benim çocuğuma bağırta bağırta benim rızam hilafına herhangi bir şey öğretemezsin.’

Ve dava açtım. Dava sürerken de yürütmenin durdurulmasını, yani çocuğun bu derse devam zorunluluğunun kaldırılmasını talep ettim.

Mahkeme bu konuda beni haklı buldu, ‘mahkeme süresince çocuğun bu derse devam zorunluluğu yoktur’ dedi.

Ancak bu sene başında dava sonuçlandı ve kaybettik. Şu an Aras lisede ve bu derse zorla giriyor. Biz kararı temyiz ettik. Danıştay’a yaptığımız itiraz başvurusu da kabul edilmedi. Şu an itibariyle ‘karar düzeltme’ talebiyle son itiraz hakkımızı kullanmaktayız. Lehimize bir sonuç çıkmazsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gideceğiz.

Dünyanın her yerinde laiklik dendiğinde din ile devlet işlerinin ayrılması anlaşılır. Bizdeyse laiklik sanki dinin devlet eliyle kontrol edilmesi gibi algılanır. Devlet vatandaşlarının nasıl giyineceğinden çocuklarının nasıl yetiştirileceğine kadar üstüne vazife olmayan her şeye karışır. Dinlerini de insanlara devlet öğretir. Bir sosyalist olarak bu durumu kabul etmem söz konusu değil. Devletin bu ceberut uygulamalarına gücümün yettiği her yerde karşı çıktığım gibi oğlumun zorla din dersine sokulması konusunda da karşı çıkmaya karar verdim.

Devletin işi mi din, başörtüsü gibi konular? Sen yol yap, okul yap, sağlık ocağı aç, sana ne hangi dini nasıl yaşayacağımızdan.”

Ve bu öykünün en güzel yanı şu: Gökalp’in avukatı, İzmir MazlumDer eski başkanı Halit Çelik.

“Halit Bey oğlumun zorunlu din dersine girmemesi için benimle birlikte mücadele ederken,” diyor Gökalp, “ben de onun kızlarının başörtüleriyle üniversiteye devam edebilmesi için mücadele ediyorum”.

ronmargulies@btinternet.com

Nisan 09, 2012

Özerk olmak ya da olmamak..

Zaman zaman Türkiye'nin, Almanya ya da Amerika gibi federal bir yapıya dönüşme ihtimali üzerine düşünüyorum. Bu durum Türkiye için çok beter bir durum mu olur acaba? Yoksa tam aksine iyi bir adım mı olur? İşin aslı bu konu üzerinde derin bir bilgi birikimine de sahip değilim ancak hayattan çıkarımlar yaparak kendimce bir sonuca vardım.




İnsanlar belli süreçlerden geçerek kendilerini bireysel olarak ifade etme imkânı bulabiliyorlar. Ve bu ifade ediş bireysel hayat alanlarını oluşturmaya başlıyor. Kısacası çekirdek aileden kopuşlar oluyor. Herkesin derdi kendi yaşama alanını oluşturmak aslında..
Anne, baba ve çocuğun oluşturduğu yapı, çocuğun oradan ayrılıp kendi bireysel alanına geçişiyle kısmen de olsa yok oluyor. Evet orada bir aile var hâlâ ancak çocuk kendi hür iradesi ile hareket etmeye başlıyor. Yani çocuk var olan devlet düzeninden ayrılıp kendi kurduğu ve kendi kurallarıyla yönettiği devlet düzenine geçiyor. Burada anne-baba Almanya, çocuk ise Berlin oluyor bir bakıma. Aynı durum çocuk bir aile kurduğunda ve çocuk sahibi olduğunda yeniden yaşanıyor. Devamlı olarak bir araya gelmeler ve sonra kendi düzenini oluşturmak için ayrılmalar söz konusu. Kısacası, doğal süreç kendi özerk yapılanmasını oluşturmaya doğru eğilim gösteriyor. Bu yönden bakılınca federal yapının Türkiye için anlamlı olabileceğini düşünüyorum. 

Acaba hata mı ediyorum?

Nisan 05, 2012

Doğa gibi bilge olunmalı hayatta..

Fotoğraf: kızılkıyamet

Bu dünyada kazanılabilecek en güzel şey bir başkasının gönlü, yapılabilecek en güzel şeyse karşındakini mutlu etmek hesapsızca..

Bir arkadaşım hayatta en önemli şeylerden birinin gönül kazanmak olduğunu söyler hep, birini mutlu etmekten daha güzel ne olabilir ki der. Onu hep haklı bulurum, ki benim hayatım da bunu temel almış bir hayat zaten.. Geçenlerde yukarıdaki cümle döküldü dudaklarımdan yaşadığım bazı şeylerin üzerine. Bu zamana kadar bunu doğrudan dillendirmeme sebep hareketlerle çok karşılaşmamıştım. Ama baktım ki aldığım gönüller, mutlu ettiğim  insanlar benim için çabalıyorlar. Kendileri bizzat bir şey yapamıyorsa bile başkalarından rica ediyorlar ya da öyle bir şey oluyor ki yıllarca sesini duymadığınız birisinin aklına düşüverebiliyorsunuz bir şekilde.. Bunu karşındakine samimi, içten ve dürüst davranmaya bağlıyorum ben ve bu güzel bir şey. Güzellikler bir şekilde dünyaya dağılmış geziniyorlar, yaptığınız iyilikler denizlerde dolaşıyorlar, bekliyorlar sizi.. Gün geliyor sürpriz diye önünüze çıkıyorlar, zor anınızda size huzur veriyorlar. Bir şekilde rahatlatıyorlar..

Banksy
Ne yazık ki birçok insan bu gerçekten, bu güzellikten habersiz ya da bilerek uzak durmayı tercih ediyor. Hâlbuki Zülfü Livaneli boşa seslenmiyor "Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey." diye.. Daha fazla kazanmaya gerek yok sanki hayatta.. Ne gerek var ki bunca hırsa? Fazlasını mutlu etmeye harcasa mesela insanlar.. Neler değişir kimbilir..

Yaşam hesapsızca yaşanmalı bana göre, nasıl yağmur gökten çorak toprağa düşerken hesap gütmüyorsa öyle.. Bilmiyor ki yağmur o çorak toprakta bir şey yeşerir mi yeşermez mi.. Düşünüyor mu oraya düşerken? Diyor mu ki oraya düşersem boşa giderim diye? Karşılık beklemiyor doğa.. İçinden geleni veriyor.. Doğa gibi bilge olunmalı hayatta.. İçinden geleni veriyorsa insan hesapları bir kenara bırakmalı. Şartlar değişince yarın, ama ben senin için bunları yaptım dememeli.. Şartlar değişir ve hayat ilerler, değişime ayak uyduramadığınızda hastalıklı bir ruha sahip olursunuz. Basitçe şöyle denebilir; yağmur yağacaksa şemsiye alacaksın, üzerine yağmurluk giyeceksin. Bunlara ayak uydurmazsan hastalanırsın.. Çok basit değil mi? :) Şartlar değişiyorsa sen de değişeceksin, mücadele etme mekanizmaları geliştireceksin..

Hayat güzel.. Yaşamak güzel.. Güzelliklerin kıymetini bilmeli, şükredilmeli.. Gönül almak, mutlu etmek, içinizden geliyorsa eğer, yapılması gereken şeylerdir.. Bir yerlere gitmiyor hesapsızca yaptığınız şeyler, sadece size gelecekleri zamanı bekliyorlar o kadar..

Demem o ki gönüllerde yer edin, başka bir kazancı yok insanların hayatta..















Nisan 03, 2012

Hey gidi Karadeniz!

Fotoğraf: kızılkıyamet


Karadeniz çok başka memleket.. Aslen Karadenizli olmam mı böyle düşündürüyor hiç bilmiyorum.. Böyle bir eğlence, kıpraşık hâl, bunca renk,.. başka bir yerde bulunabilir mi onu da bilmiyorum doğrusu.. Atma türküler, fıkra gibi yaşadığınız günler, tadından yenmeyen yemekler, yeşil, mavi, cebinden tulum, kemençe çıkaranlar, çıkaranlara eşlik edip horona duranlar,.. çıldırtır insanı bu memleket.. Parmağını dokunsan su fışkıracak sanki, dokunsan yaşam fışkıracak, yaşamak fışkıracak.. Sadece güneşi biraz eksik, o da beni en çok üzen eksikliği..


Deli deli cümleler sarfedilir bu memlekette.. Gülmekten bayıltabilir sizi, aynı zamanda da düşündürür.. Birkaçını paylaşmak istiyorum aşağıda:

"Habu yalan dünyada elecesun elenlan. Sevdaluk eyi şeydur edecesun bilenlan.."
"Yureğum harmanaris etti."
"Kesileyim o harhali cozlere."
"Yol gidenundur peşunden ağliyamam, yureğum ahır değul her öküzi bağliyamam."
"Kaybana da ander!"
"Evun alti yol oldi, ben geçtum da ne oldi."
"Baktun olmayi, bakmayacasun."
"Çıkma ufağum çıkma portakal ağacina, duşu da elecesun dayanamam acina.""Tikanasun!"


Bakıyorum da kendime zaman zaman, aynı Karadeniz gibiyim ben de.. Bir bakmışsın karanlıklarda boğuluyorum, bir bakmışsın yerimde duramıyorum. Beni yeni tanıyanlara hep şöyle derim: İçimde hamsi var benim. :) Tam bir "gezenti hamsi"! Bu hamsi başka hamsi, ne yapacağı, ne zaman kıpraşacağı belli olmayan hamsi..


Fotoğraf: kızılkıyamet

Rengarenktir Karadeniz, müzikleri gibi: Kazım Koyuncu, Fuat Saka, Volkan Konak, Karmate, Erkan Ocaklı, Gökhan Birben,.. 

Aslında bu ülkenin dört bir yanı başka güzellikte, dört bir yanı başka keyifli, dört bir yanı başka bir zenginlik içeriyor, görmesini bilene tabii.. İçinden gelecek insanın, sığ olmayacak, başka pencerelerden bakmayı bilecek insan yoksa anlayamaz sanırım güzellikleri.. 

Ben derim ki gidin, gezin, görün, kulak kesilin.. Ne kaybedersiniz ki?! 


Çayir biçiyom çayir,
Yaniyom cayir cayir,
O kırmizi yanaktan, o kiraz dudaklardan,
Benum payumi ayir.


HAYDEN KARADENİZ'E!
Volkan Konak  - Hey Gidi Karadeniz

Fuat Saka - Potpori