Aralık 30, 2012

Öylece kaldım, uzakta..

Bilemiyor insan bazen nasıl davranması gerektiğini.. 

Kaldım

Seni düşlerime aldım,
Uykusuz kaldım.
Seni uykularıma aldım,
Düşsüz kaldım.
Başıma aldım, sensiz;
Gönlüme aldım, başsız,
Sensiz, yollarda pulsuz,
Pullarda mektupsuz kaldım.
Sana adlar aradım..
Ardında adsız kaldım.

Özdemir Asaf





Aralık 29, 2012

ODTÜ ayakta

Fotoğraf: kimin bilmiyorum :(
Son dönemlerde Başbakan'ın iyiden iyiye sertleşen üslubu, her şeye olur olmaz bir kulp bulması, canı sıkıldıkça alakalı alakasız her konu hakkında saldırganca konuşması neredeyse alışılagelmiş bir hâl almış durumda. Artık hayatımızın bir parçası oldu. Her an nereden bir patlak verecek, neye takılacak da birilerini, bir şeyleri haşlayacak diye bekler hâldeyiz. Son iki, iki buçuk yıldır yükselen ve aynı zamanda endişe veren bir grafikle, saldırılarının dozunu iyice arttırarak öfke saçmaya devam ediyor. Kendi adıma nerede pik vereceğini ve inişe geçeceğini deliler gibi merak ediyorum. Sonsuza kadar yükselemez ya! Yükselemez değil mi?

Haberlerde de genişçe yer aldığı üzere 18 Aralık 2012'de Göktürk - 2 keşif uydusunun uzaya fırlatılma törenine katılmak için ODTÜ'deydi. Buraya kadar her şey normal gözüküyor. Normal olmayan şey ülke fethetmeye gider gibi, bir orduyla ODTÜ'ye gidilmesiydi sanıyorum. Muhakkak güvenlik önlemleri alınacaktır ancak bu kadarı ciddi bir sorun gibi gözüküyor gözüme. Sonrası malum: Öğrenci protestosu, polis müdahalesi ve karmaşa..

Bu olaylar, birçok insanın hataya düşüp yaptığı gibi, tek bir açıdan değerlendirilemez. Birçok yönü var ve hiçbir taraf tamamen haklı ya da haksız değil. Öğrencilerin haklı ve haksız yanları olduğu gibi Başbakan ve korosunun da aynı şekilde haklılık ve haksızlıkları var..

Öğrenci tarafı:

Başbakan ve korosunun takıldığı bir nokta var: Nasıl olur da böyle bir günde protesto ederler de alkış tutmazlar? Nedense akılları almıyor bunu.. Protesto, ZARAR VERMEDEN, ŞİDDETE BAŞVURMADAN, rahatsız etmek için yapılır. "Bizi gör, biz buradayız, sana karşıyız ya da bundan rahatsızız; bunun içindir ki seni rahatsız edeceğiz." demektir. Bir çeşit ifade özgürlüğüdür aslında. Çok da güzeldir, iyi ki vardır. ODTÜ'ye kadar gitmişsin. Senden rahatsız olanlar, dile getirecek tabi rahatsızlığını. Vay efendim neden uyduyla ilgilenmemişler de protestoyla ilgilenmişler? İlgilenmek zorundalar mı?  Kime ne?

Protesto için en uygun zamanı seçtikleri aşikar, can sıkıntısı bundan. Ne yani protestoyu gıyabında mı yapsalardı?! En etkin protesto, rahatsız etmek istediğinin olduğu protestodur. Ancak öğrencilerin akıllarında tutmaları gereken bir nokta var, o da: Başbakan ya da herhangi başka birini okula sokmamak gibi bir hakları olmadığıdır. Nasıl kendileri protesto edebilme hakkını kendilerinde görebiliyorsa, gelen konuşmacının da aynı şekilde okulda bulunma hakkı vardır. Birini bir yere sokmamak da ne demek? Üniversiteler bizimdir de ne demek? "Devlet desteği olmaksızın" var mısın önce bunu konuşalım. Saygı göstermek esastır. Yine protestonu yap, sesini çıkar, sıkıntını dile getir. Ama şiddete başvurma. Protestocu şiddete başvurunca, kaldırım söküp, bir yerleri ateşe verince haklı olsa bile haksız duruma düşüyor. İnsanlarda "bunlara müstehak" düşüncesi oluşuyor. Protesto, demokratik bir haktır ve bir başkasına zarar vermediği sürece de sonuna kadar savunulabilecek bir şeydir.

Polis tarafı:

Kim ne derse desin benim gözümde polis sabıkalı bir memur. Bellerinde silahı, copu var ya güçlüler! Bu olayda da abarttıkları gayet net. Nerelerinden tutarsanız, oralarından ellerinizde kalırlar. Polisin görevi nedir? Olayları daha ileri bir boyuta taşımak için hamleler mi yapmak, yoksa asayişi sağlayıp halkı korumak mı? Korumak tabi ki! Peki neden bizim polisimiz genelde, istisnaları dışarıda tutuyorum, soğukkanlı davranıp koruma görevini yerine getirmek yerine olayların çığrından çıkmasına ve insanların zarar görmesine sebep olur? Polisin görevi saldırmak değil, korumaktır. Hele hele karşısında siviller varken!

Başbakan tarafı:

Hepimizin tecrübe ettiği üzere son dönemlerde fırtınalar estiren bir Başbakan'a sahibiz. Her şeye kızıyor ve saldırgan.. İnsanî açıdan değerlendirmek gerekirse bunun mümkün bir şey olduğunu söyleyebilirim. Düşünsenize siz ya da ben bir birey olarak kendimizi bile yönetmekten acizken o ülkeyi yönetiyor! Ağır sorumluluk, dayanması güç.. Ama yine de, her ne kadar, o da insandır desem de hoşuna gitmeyen her şeye karşı ateş püskürmesini haklı göremiyorum. Alkışlayan eller olacaktır ama karşı çıkanlar da olacaktır. Bu kaçınılmaz olduğu gibi çok da gerekli bir şey. Ben, bir Başbakan'a yakışanın kucaklamak olduğunu düşünüyorum. Ancak görüyoruz ki Başbakan, bundan çok uzak bir tutum sergiliyor. Öğrencilere laf, akademisyenlere laf, herkese laf! Ne var yani önemli bir günde protesto etmişlerse seni? Neden verdiğin demeçlerle, üstelik de çirkin bir şekilde, topa tutuyorsun insanları? Bu ne tahammülsüzlük? Kucakla, demokratik ol. Ne bileyim çocukların protesto haklarına saygılıyım ancak özel bir gündü, bu özel günün gölgelenmemesini isterdim falan de. Buzları ancak diyalog ve anlayış eritiyor..

Velhasılıkelam bu konuda en güzel yazıyı İhsan Dağı yazmış:

http://www.zaman.com.tr/odtude-ve-turkiyede-neler-oluyor/2033970.html

Hamiş 1: ODTÜ'de bazı akademisyen ve öğrencilerin katıldığı derse girmeme eylemi oldukça anlamsızdı. Kimi protesto etmiş oldunuz bu şekilde? Amacı neydi bu eylemin? Gidip Başbakan'ın evinin önünde oturma eylemi yapsanız anlayacağım da, okulunuzda derslere girmeyip kime bir şeyler anlatmaya çalıştınız?  

Hamiş 2: Stadyumda düzenlenen eylemlere kocaman alkış. Ha şöyle çocuklar! Protesto dediğin rahatsız edecek..       

Hamiş 3: ODTÜ'yü şişirip bir medya balonu hâline getirmemek gerek. Her birimiz açık bir şekilde biliyoruz ki orada eylem yapan çocuklar bütünü değil bir kısmı temsil ediyor, okul içerisindeki farklı grupların da belli bir kısmı temsil ettikleri gibi.

Hamiş 4: Madem konu üniversite olayları, kendi üniversiteme değinmezsen çatlarım. KTÜ'de, "Üniversite-Sanayi İşbirliğinin Geliştirilmesi" konulu bir toplantı yapılmış;
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1113851&CategoryID=86
ve öğrenciler "Üniversitede sermaye istemiyoruz." diyerek olayı protesto etmişler. Yerlerde sürüklenmenizi tasvip etmiyorum kesinlikle ancak ciddi bir mantık hatası içinde olduğunuzu düşünüyorum. Üniversite ve sanayi işbirliği kıymetli ve desteklenmesi gereken bir şeydir. Sanayi ile işbirliğine girilmesi sizin okul yıllarında çevre edinmeniz, şirket görmeniz, tecrübelenmeniz demek. Tabi ki protesto edebilirsiniz, hakkınız, ama hata yaptığınızı ancak okuldan mezun olup yıllarca işsiz gezdiğinizde anlayacaksınız.

Bu hamiş olayı da hoşuma gitti :))
















Kasım 23, 2012

İnsanlık: Bir katil sürüsü

Herkesin aslında birer katil olduğunu ya da bu potansiyeli kendinde taşıdığını iddia etsem abartmış mı olurum?

Bir dizi vardı: HOUSE M.D. Bu dizinin bir bölümünde öğrenmiştim, meğerse "open marriage" diye bir evlilik türü de varmış. Benim anladığım kadarıyla "karı-kocanın birbirinin haberi olarak, istediği gibi takılabiliyor olması hâli" kısaca. Dizide, evliliğin kadın tarafı daha özgürce hareket edebilen, istediklerini daha çok yapabilen ve kocasının bu konuda bir rahatsızlığı olmadığını düşünen taraftı. Ama hiç de göründüğü gibi değildi adam.. Karısı yan odada sevişirken başka bir adamla, o kapının önünde ölüyordu yavaşça.. 

Evet, bahsettiğim somut bir öldürme sonucu ortaya çıkan katil olma hâli değildi. Bilirsiniz, cezası olmayan cinayetler daha kolay işlenir..

Dışarıdan bakılınca "Vay be, ne süper!" diyebilecek birilerinin çıkacağına eminim. Emin olamadığım şeyse, bu durumu kabullenmenin, kabullenmeye çalışmanın ya da kabullenmiş görünmenin nasıl bir sürece, içsel karmaşaya, keşmekeşe ve çıkmaza sürükleyebileceği ve bunların nasıl bir boyutta olacağı.. 

Herkes hayatında özgürlükler ister, bir diğerinin onu sıkıştırmamasını, her şeyi kendiyle yapmasını beklememesini ister. Herkes de haklıdır üstelik.. Peki ya haklı olmak yeterli midir alabildiğine özgür olmak için? Ya da belki şöyle sorulmalı: Gerekli mi ki alabildiğine özgür olmak?

Benim gözlemlediğim kadarıyla insanlar, ne tam bağımlı bir hayat ne de tam bağımsız bir hayat istiyorlar. Herkeste bir ağacın bir dalının bir yaprağı olma isteği var, her rüzgârda oradan oraya uçuşan, nereye çarpacağı belli olmayan bir yapraktan ziyade. Basitçe, her yapının en kararlı hâlinde olmayı tercih etmesiyle bunu açıklayabiliriz sanırım. En kararlı yapı, en kontrol edilebilir yapıdır da aynı zamanda.. Bu yüzdendir ki insanlar, en kararlı yapılarını korurlar. Arada bozulsa da denklemleri, bozucu etkiyi azaltacak yönde hareket ederek yine dengeye, kararlı yapılarına geri dönerler. Yukarıdaki dizi de bunu anlatıyordu aşağı yukarı..

Bir diğerinin kendini mutlu hissettiği alanlar oluşturmak, bu alanlar için karşındakine senden ayrı geçirebileceği zamanlar tanımak harika şeylerdir. Daha da harika olanı, bunu, ilişkinin doğal akışında yürütebilmektir sanırım. Ama genelde insanların birbirlerine bu hakkı tanımadığı gerçeğiyle yüzleşerek yaşıyoruz. Belki de bu toplumun bir gerçeğidir bu, bilemiyorum.. Burada iki hâl var:

          1. Özgürlük
          2. Kısıtlama

1. Özgürlüğün olması kişilerin birbirlerini öldürmelerine, kişiliklerini örselemelerine engel olamıyor malesef. Çünkü, bana göre, biz insanlar sınırlara ihtiyaç duyuyoruz. Bu sınırlar bize iyi geliyor.. Böyle ilişkilerde, mantık çerçevesinde bakabilenler daha az hasar görüyorlar. Ama karşısındakinin mutluluğu için kabullenmek ya da kabullenmiş görünmek zorunda olanlar müthiş karmaşalarla boğuşmak zorunda kalıyorlar.. Örselenen bir ben oluşuyor sonrasında..

2. Kısıtlama da bir başka hırpalama yöntemi ve bu, her türlü ilişkinin içinde çokça yer bulan durum. İnsanı artık hareketsiz kılan, ne yapacağını bilemez bir hâle sokan, isteksizleştiren bir şey. Ve bence en etkili öldürme tekniği..

Aralarındaki farka gelince; birincide kişi kendini yiyor ve karşısındaki dolaylı katil oluyor, ikincide ise karşıdaki yiyici taraf olduğu için doğrudan katil oluyor. Sonuç: İki katil, bir maktul; bir katil, bir maktul.

Aklımın yettiği kadarıyla şöyle söyleyebilirim ki; ilişkiler denge ile yürüyor. Özgürlük de, sınır da dengeli olacak.. Yoksa yaşanılan tek şey birbirine eziyet oluyor.

Son söz:

Sen de bir katilsin şüphen olmasın.. 
Sadece henüz ölmemiştir, öldürmeye çalıştığın..
Can çekişiyordur en iyi ihtimalle, gerçekten iyiyse tabi o ihtimal..



















Kasım 21, 2012

Kurabiyeler, kekler

Kendimi bildim bileli kurabiyeler ve kekler çıldırtır beni..
Evde pişer ya hani, mis gibi kokar her yan.. İnsan ısınır birden, nasıl olur bilmem.
Ne yapar bu kurabiyeler, kekler? Ne yapar da ısınır her köşe?
Büyülü olmalılar..
Ben de yaptım bakın, kokuttum her yanı..


Kasım 15, 2012

Faşizm bizim işimiz!

Farkettim ki, bu toplumun dillere pelesenk olmuş "%99'unun müslüman olması" gerçeğinden çok daha büyük bir gerçeği var, o da: %99'unun faşizan olması. Gayet net.. 

Peki ne demek faşizan?

TDK faşizmi aşağıdaki gibi bir tanımlamış:

1. isim İtalya'da 1922-1943 yılları arasında etkinliğini sürdüren, meslek kuruluşlarına dayanan, devlet sınırlarını genişletmeyi amaçlayan, yetkinin, tek partinin elinde toplandığı düzen
2. Demokratik düzenin yerine aşırı bir ulusçuluk ve baskı düzeni kurmayı amaçlayan öğreti

Faşizan da basitçe faşizme eğilimi olmak olarak tanımlanabilir.

Bir toplumun %99'unun faşizan olması nasıl da ürkütücü.. Bu, %99'un bir şekilde, bir başkasının, bir topluluğun veya bir ırkın üzerinde baskı kurmaya çalışması anlamına geliyor. Baskı ne kazandırıyor faşizan gruba? Güç? İktidar? Para? Kendini tatmin? 

Müthiş güçlü bir şekilde yayılma eğilimi gösteriyor bu. Ve bunun sebebi sanırım kendini bir diğerinin üzerinde görmek. Devlet kendini milletin üzerinde görüyor ki çocuğu doğurup doğurmayacağına karar verebiliyor; anne - baba kendini çocuğunun üzerinde görüyor ki ona hiç söz hakkı tanımıyor; kadın kendini kocasının üzerinde görüyor ki nereye, ne zaman, nasıl gideceğine karışabiliyor (ya da tam tersi); hoca kendini öğrencinin üzerinde görüyor ki onu ciddiye almıyor; patron kendini çalışanın üzerinde görüyor ki hatası bildirildiğinde kaşığının kırılmasını göze alıyor pilavdan döneceğine, Türk kendini Kürt'ün üzerinde görüyor ki haklarını görmezden geliyor, sunnî kendini aleviden daha üstün görüyor ki kendi için her yere cami yapılması rahatsız etmiyorken alevi için cemevi yapılması rahatsız ediyor. Sözü edilen her bir grubun, bireyin muhakkak birbirine üstünlüğü vardır. Ama unutulmaması gereken nokta noksanlıklarının da olduğudur.. Neden iktidar ya da güç, zamanla faşizan bir hâle dönme eğilimi gösterir? Kucaklamak yerine bastırmak daha mı kolaydır?

Herkesin "ben olabilme" ihtiyacı vardır hayatta. Bu benlik, bireysel olarak insanın kendiyle başlar; sonra bakar ki birileriyle benzeşiyor, bu sefer de onlarla beraber başka bir ben olur; daha sonra daha da büyük bir ben ve daha daha sonra daha daha büyük bir ben oluşur. Bu biyolojik sınıflandırmaya benzer: "Tür < Cins < Aile < Takım < Sınıf < Şube < AlemHepsinde bir çeşit benlik vardır ve bir üst benliğe erişir, orada da başka bir şekilde var olur. Sonuç olarak vardığı nokta en geniş benliktir ve hepsini kapsar. Bu bağlamda toplum olarak derdimizin ne olduğunu anlayamıyorum. En geniş benliğimize Türkiye'li olmayı koyarsak ve hepimizin vardığı / varacağı en son noktanın bu olacağını düşünürsek bunca baskı niye?  

Türkiye'deki ırklardan hangisi daha büyük?
Sunnî ve aleviden hangisi daha müslüman?
İnsan açlıkla nasıl başeder?
Bu toplum faşizanlığı nereden öğrendi?

Kasım 11, 2012

What is relativity?

I like it!

"When you are courting a nice girl an hour seems like a second. When you sit on a red-hot cinder a second seems like an hour. That's relativity." Albert Einstein

Kasım 08, 2012

Selanik Türküsü

Bir türkü öğrendim dün gece insanın canını yakan..
Canım da yandı hâliyle..


Sevgili Çağlar'a teşekkürler..

Kasım 07, 2012

Tamamlanamamak

En sonunda anladım derdimi: Tamamlanamamak..

Boş yere canı yanmaz insanın.
Ya bir eksiklik vardır geleceğe dair, ya da bir fazlalık geçmişten gelen..
Fuzulî

Kasım 05, 2012

Beklemek

Bakma bekleyip duruyorum öylece.
Ama iyi mi yapıyorum bilmiyorum bak..

Kasım 03, 2012

Ama nasıl?

Nasıl dayandığımı bilmiyorum..
Aslında dayanıyor muyum, onu hiç bilmiyorum..

Turning a child into a king


   I don't remember where I found this photograph.. It is amazing!   

The easiest way of making a child happy is imagination..

Ekim 28, 2012

"Ve bebekler de ölür.."

İnsanların acılarına bakarak acaba diyorum bazen, boşa mı acılar çekiyoruz hayatta? Bir annenin ya da babanın altı yaşındaki oğlunun ölümünü düşününce, içimizdeki ezilmelerin yersiz ve gereksiz olduğu kanısına varıyorum. Sonra aklıma şu söz geliyor: Allah dağına göre kar verir. Hatalı olmalı başkalarının acılarını kendi acınla kıyaslayıp kendininkini sıradan ve aşağıda bulmak, insanlar ne acılar çekiyor, senin üzüldüğün şeye bak demek. Kabul edilmesi gereken, acıların farklı farklı olduğu ve birbirleri ile kıyaslanmaması gerektiğidir. Yaşadığımız anlardan ibaretiz.. Geçmiş artık yok, gelecek ise meçhul.. 

Ufacık bir çocuk tanıdım ailesinin yaşatmaya çalıştığı.. Ona yakın olmak istedim ama benden pek hoşlanmadı sanırım. Uzaktan baktım ben de ona. Küçük, güzel yüzüne baktım, koşuşturmalarını izledim. İçten içe kederlendim onun için, dualar ettim. Daha geçtiğimiz Perşembe kuzenlerime anlattım onu. Keşkeler geçti konuşmalarımızda..

Efe altı yaşındaydı.. Patronumun şeker torunu.. Mucize bekledim senin için ama olmadı..

Artık zaman Efe için durdu ve bu cümlelerin hiç anlamı yok belki de.. Şimdi destek olma zamanı acıları sarmak için..

Güzel uyu esmer yüzlü çocuk..

Ekim 22, 2012

Turkuaz Kapılar

Turkuaz kapılar gördüm insanın içine işleyen.
Kendi turkuazımı buldum, kızılımı daha da gösteren..

"İçimden aşk fışkırıyor"

Herkes yazar da aşk için ben yazamaz mıyım? Yazarım elbet..

Bu sabah okuduğum birkaç güzel tweet beni aşka getirdi ve tabi şarkılar.. Önce bunları paylaşayım ki, aracılığımla ulaşabilecekleri yerlere ulaşsınlar.. Sahibi burada: https://twitter.com/sekerspeare

Demiş ki:

- Kimse kızamaz ki ona, saçma bir şarkıda hüzünlendi diye. Hem sen dürüst kadın, söyle; o akan sadık yaşların hepsi mi aynı sevgiliye?

- Özlemekten uyanamadım bu sabah.

Ne kadar da yalın ifadeler.. 
Ve gerçek.. 
Siz farkında mısınız bilmiyorum ama gün geçtikçe artıyor güzel ifadeler.. Umut artıyor bununla beraber..

Aşık olmak mı gerekir aşkı yazmak için? Aşkı yazan Nazım, Cemal Süreya, Attila İlhan, Can Yücel, Ahmed Arif, Rumî, Şems,.. aşık mıydı yazarken?
Allah'ım neden hepsi erkek?! :))
Sahi neden hep erkekler yazmış aşkı? :) (Belki de benim bilgim dahilinde değildir diğerleri)

Aşkı tanımlamaya çalışırız ya hep, amacımız sadece benimkisi daha büyük, daha yüce, daha derin yarışması sanırım. Ne kazanacaksak?! İlle de tanım gerekiyorsa "güzel" olmalı bence, "aşk: güzel". 

İnsanın içinden kırmızıya bulanmak geliyor.

Aşk: Karmen

İnsanın içinden gülümsemek geliyor.

Aşk: Tebessüm

İnsan içinden ışıldıyor.

Aşk: Işıltı

İnsanın içinden kendini bırakmak geliyor.

Aşk: Teslimiyet

Şu ifadelere baksanıza hepsi güzel.. Çünkü:

Aşk: Güzel

Edebi Bir Aşk

.............
sen hiç heyecanlanmazsın, değil mi? , dedi 
ama o gece tepelerde epeyce heyecanlandım, 
ve onunla iki-üç kere daha buluştum 
şiirlerinin bazılarında yardımcı oldum 
ve dilini boğazımın yarısına kadar soktu 
ama ondan ayrıldığımda 
hâlâ bakireydi 
ve berbat bir şair. 
düşünüyorum da bir kadın açmamışsa bacaklarını 
35 yıl 
iş işten geçmiştir 
aşk için de 
şiir için de.

Charles Bukowski

Yanılıyor olabilir misin ki?


Bazıları aşktan dem vursun..
Bazıları aşktan dert yansın..
Ama aşk; hep olsun..
Hep aşk olsun..
Allah aşkına siz susun da hep aşk konuşsun..

Ekim 21, 2012

Olmaz mı, olur ya..

Çok güzel bir eve dönüş yolculuğu oldu, kısa ama derin, dopdolu..
Önce Cemal Süreya'm oldun:


n’olur bir bebek alalım oyuncakçıdan
karnına bastıkça "bi dakka" desin,
şeye gidelim, içaçan’a, ordan dönünce
ikinci ev çıksın karşımıza, soldan.
amerika aile dramlarını işleyen filmler vardır,
taşra illerinde geçer, falan;
bir sürü de ev vardır seyrek seyrek
öyle bir evin kapısından girelim:
kader sokak, 13/2
adresim oldun benim,
biliyorsun bunu değil mi?
alınyazım oldun
(n’olur alalım)
korka korka çaldım kapını
(bir bebek alalım)
ne yapayım sevdim seni
("bi dakka" desin)
eline ayağına düştüm
(karnına basınca desin)
sensin artık ne varsa:
aşktı, kavgaydı, uzak yerler özlemiydi
(alalım, n’olur, bir bebek
gözlerinde bizim bakışımız olsun)
kan-revan sevişelim
s. hanım, n’olur, gelmesin
tutarsızlık deme bir daha
bizim sigaralarımız birbirini tutmuyor
bir bebek alalım çarşıdan
çay kahve içsin
çay dedim de aklıma geldi
şeker eksiği giderilsin;
sigara dedim de aklıma geldi
sigara bas parmağıma
yansın parmağım cızz! desin
benim ceketim askıda
böyle yıllarca beklesin
gömleğin eteğinin içinde
yüzyıllarca...
çamaşırlarımız tutkuyla çıkarılmış
aşkla sıyrılmış çamaşırlarımız
dört kat çimenin üstünde
ve çarpınan bedenlerimizin altında
ve yaşlı, hoşgörülü aynanın karşısında
ve saatimi mutlaka çıkarmalıyım bundan böyle
ne diyordum, işte çamaşırlarımız
dalgalanan etimizin altında
ezilsin böyle binyıllarca
bir kokun var senin: iksirdir
yaptığın çay iksirdir
içindeyken senin, ne içindeyim
birtakım yapraklar içindeyim
(n’olur al bir bebek çarşıdan
maltepe desin
kahverengi desin
yumurta desin
bir sınır hediyesi desin)
geldim işte vurdum kapıyı
birdenbire seni!
sessizce
güvenli ama hüzünlü
hüzünlüyse de güvenli
bir orman perisi gibi
bir ağaç gibi, dalını
nereye uzatacağını bilen.
sonra iki yudum konyak
koltuklar sadakat dolu
sehpanın sarılışı ise
sanma ki başka şeyden
sevinçten, yavrum,
sevinçten sevinçten
vinç! diye öter sevinç kuşu
n’olur al bir bebek
karnına basınca vinç! desin
basmayınca da vinç! desin
ben böyle düşünüyorum
senden ne haber?

Sonra olmaz mı, olur ya..


Ekim 17, 2012

Balık ağzı - 10

Çok uzun cümleler kurmaya gerek yok artık.
Ben buradayım, ya sen neredesin?



Not: "Balık ağzı" yazıları, yayınlandığı anda hissettiklerim üzerine yazılmaktadır.

Balık ağzı - 9

Bir sorum var sana, çok zor..
Söylesene, bütün denizkızları kızıl mıdır?
Değilse, senin denizkızın kızıl mıdır?

Not: "Balık ağzı" yazıları, yayınlandığı anda hissettiklerim üzerine yazılmaktadır.

Ekim 14, 2012

Stephen Hawking / Evreni Tanrı mı yarattı?

Stephen Hawking'in aşağıdaki videolarını izleyeli aylar olmuştu:

Evreni Tanrı mı Yarattı?

1/3

2/3

3/3

Sonrasında Ahmet Altan'ın Taraf Gazetesi'nde çıkan yazısına - http://www.taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-kainat-ve-tanri.htm - denk geldim ve yeniden hatırladım. Ahmet Altan yazının sonunda şöyle demiş:

Tanrı var mı yok mu bilmiyorum ama onu aramak isteyen sonsuzlukta, galaksilerde, güneşlerde, yıldızlarda değil, insanda aramalı bence.

Sır, insanda çünkü.

İnsanlığın asırlar boyunca oluşturmuş olduğu inanç sistemleri o kadar güçlü ki, onların içinden çıkmak çok mümkün olamıyor zaman zaman. Tanrı var mı? Varsa nerede? Yoksa neden onu arama eğilimi gösteriyoruz?  İlle de düşüncemizde olduğu gibi göremediğimiz bir varlık mı olmak zorunda Tanrı? Peki ya neden kitaplarda cezalandıracak bir Tanrı'dan bahsediyor?

Aklımı kurcalamıştır her zaman; sevginin yaratıcısı olan bir varlığın neden ceza ile insanlığı yola getirmek istediği.. Belki de şöyle söylemeliyim: Neden dinler Tanrı'nın onun istediklerini yapmazsak bizleri cezalandıracağını anlatır? Gerçekten Tanrı'nın amacı bu mudur? Nedense oturtamıyorum aklımda sevginin temelini oluşturan; kainata sevgi, bilgelik saçan varlığın cezalandırma ile bir arada olmasını..

Ben, anne ve babaya benzetirim Tanrı'yı. Tanrı en büyük yaratıcıysa, anne ve baba da küçük birer yaratıcıdır.  Eğer dinlerin söylediği doğruysa, anne ve babaların yaptığı gibi ceza verme tehdidinden anlıyor olmalıyız ki biz insanlar, Tanrı da bizim anladığımız dille konuşuyor. Yoksa dinler neden cezadan bahsetsin ki? Kimbilir, belki de toplumsal inanışlarımız sadece ceza algısını belletiyordur bize. Bizler korkutularak, yaratıcılığı öldürülerek yetiştiriliyoruz. Yaşar Nuri Öztürk'ün bir saptaması vardır, ayrıntılarıyla hatırlayamıyorum ama der ki: Kuran, cezalandırmaktan çok Allah'ın bağışlayıcılığından bahseder. Hâl böyle iken neden sevgi ile değil de ceza ile eğitilmeye çalışılıyoruz? Ve tabi bir de, Dünya üzerindeki müslümanların davranışlarını görünce, bu dinin algılanış biçimi üzerine oturup düşünmek gerektiğini hissediyorum. Yani bir tarafta Rumî'nin, Şems'in algısı, bir tarafta da can alan, hayatlara müdahale eden, susturan, benim dinim doğrucu insanların algısı.. Bu, çok büyük bir çelişki içeriyor sanki.. Benim anladığım kadarıyla Kuran, sen kendi işine bak der. Ama neden pek dindarlar kendileri hariç her şeyle ilgilenirler? Nedir ki onları benim hayatım üzerinde bu kadar söz sahibi yapan? Neden beni kendi yollarına getirmeyi amaç bellemişlerdir? Hiç anlayamıyorum doğrusu..

Türlü çelişkiler yüzünden dine inanıp inanmamak arasında gidip geliyorum yıllardır. İlle de dine inanmak gerekli midir diye de düşünüyorum zaman zaman. Toplumun, ailenin, çevrenin bizlere dayatmasıyla din olgusunun içinde yetişiyoruz. Ve bu olgu atadan kalma olduğu için üzerinde düşünmeyi yasaklıyor bizlere. Doğrudan kabullenmelisin, yoksa Allah yakar! Kız kardeşimin bir arkadaşının deyimiyle "Tanrı faşist mi ki bizi yaksın?" Çok hoşuma gitmişti bu ifade.. Oldukça yalın ve anlamlı.. İnsanlar düşünce sistemlerini, sorgulamaya yönelik kurmalılar bence. Sorgulamadan kabul edilen her şey birkaç çapraz soruyla yıkılıveriyor..

Neyse..

Hawking'in canavar bir bilim adamı olduğu su götürmez bir gerçektir. Diyor ki: "Evrenin var olması için Tanrı'ya ihtiyaç yoktur. Çünkü Tanrı'nın evreni yaratmış olması için zaman olması gerekir ancak büyük patlama anında zaman diye bir şey yoktu." Çok basit aslında ve çok büyük bir olasılıkla da doğru. Bu iddiaya karşı çıkmadan önce şöyle düşünülmeli sanırım; evrenin oluşması için Tanrı'ya ihtiyaç olmaması, Tanrı'nın olmadığı anlamına gelmiyor olabilir. Ve sanırım Ahmet Altan'ın dediği gibi sır evrende değil de insanda olabilir. Kimbilir..

Ya içten gelen bir şekilde ya da çevresel etkiler nedeniyle Tanrı'ya inanma ihtiyacı duyuyoruz. Sonuç olarak, bir şekilde bizden daha üstün olduğunu düşündüğümüz bir varlığın olması iyi hissettiriyor. Ben kendi adıma bunun ısrarla reddedilmesi gereken bir şey olduğuna inanmıyorum. Tanrı varsa iyi ki var, bizi sevsin, içimizi ısıtsın, güzelleştirsin.. Yoksa da, vardır elbet bir bildiği ;)

Ekim 11, 2012

Balık ağzı - 8

Her gün bir şeyler için hazırlanırsın..
Beklersin, beklersin, beklersin,..
Ama hiçbir şey olmaz, öylece heyecanlandığınla kalırsın..
İşte biz buna "hevesi kursağında kalmak" diyoruz..
Ve ne yazık ki hissettiğin tek şey mağlubiyet olur..

Not: "Balık ağzı" yazıları, yayınlandığı anda hissettiklerim üzerine yazılmaktadır.

Ekim 09, 2012

Balık ağzı - 7

Nefes almak gibi sanki, mis gibi ormanlarda, gündüz vakti..

Not: "Balık ağzı" yazıları, yayınlandığı anda hissettiklerim üzerine yazılmaktadır.

Ekim 03, 2012

Balık ağzı - 6

"Dargın mıyız?" dedi adam.
"Evet." dedi kız.


Bu sabah uyanırken tam 
Karşıma çıktın 
Bu sabah uyanırken tam 
Kara karaydı gözlerinin akları 
Kara karaydı gözlerin 

Dargın mıyız, dargın mıyız, dargın mıyız yoksa, dargın mıyız? 
Bu sabah uyanırken tam 

Sana üryani eriği hoşafı yaptım 
Yanına domatesli pilav yemedin 

Durdun öyle karşımda mahzun 
Bana çok uzaklardan baktın 
Her bahar erguvanlar içinde yaşardık
Bu bahar erguvan görmedim desem yeri

Can Yücel

Not: "Balık ağzı" yazıları, yayınlandığı anda hissettiklerim üzerine yazılmaktadır.

Ekim 02, 2012

Ölümü gördüm.

Bu sabah otobüs durağına giderken aklıma düşen düşünceler vardı. Düşünürken kendi kendime yarım kalmanın nasıl da yarım kalan şeyi yavaş yavaş öldürdüğünü, acısının nasıl da içe oturduğunu, habersizdim Küçük İskender'in bunu bu kadar güzel ifade ettiğinden:

"Yarım bırakmak değil mi ölmek? Hele hele canlılığa değer verenlerin, cana inananların, cana can katabileceklerin can çekişerek gitmesi.. Türkçe'nin en trajik deyimlerinden biridir o: Can çekişmek. Bir güç, almaya çalışırken canı, siz de bırakmamak için uğraşıyorsunuz; bir o çekiyor, bir siz. Böyle ıstıraba şiir dayanmaz."

KÜÇÜK İSKENDER / bir delinin ot defteri / halbuki simit öyle mi / sayfa 30


Fazla söze ne hacet, "Bir eflatun ölüm" gelir ve alır seni, beni..



Ekim 01, 2012

Hüsnü Arkan

Kaynak:  http://www.husnuarkan.com/
Bir başka seviyorum bu adamı, içindekileri..
İçindekiler içimde sanki..
Sanki ben söylemişim, o yazmış, o söylüyor gibi..
Benimki de lafügüzaf!
Kimin içine değmiyorsundur ki sen?! 

Söylesene "Nereye uçar turnalar?"
Güzel yaşa emi, güzel kal, iyi kal..





Eksilmesin dudağından gülüşün eksilse yaşamından güneş
Yüzün kararmasın gecede, gülümse düşlerinde yine

Nereye uçar turnalar, nereye gider gökyüzü

Alıp kanatlarına umutlarını geçmişin

Sen yıkıldın altında göğün, yandın küçük bir pervane gibi
Ah, küçük bir pervane gibi

Kim götürdü bakışından ışığı, kim aldı gözlerinden onu

Kadehlerden yüreğine boşalan acı bir umutsuzluk o mu

Kime söyledin derdini, kimi sevdin gizli gizli

Kimler uyandırdı içindeki kötü kırık türküleri

Ölenlerin adını unutma, türkülerin, meydanların

Ah, bırakmasın onlar seni

Ne de çabuk yıktın kendini sarıldın yalanlara, boşluğa

Hey! bak işçi tulumu giymiş umut

İsterse uçsun turnalar, isterse gitsin gökyüzü

Alıp kanatlarına bulutlarını rüzgarın


Balık ağzı - 5

Ben hep seni izliyorum dedi kız, sen iyi ol..

Not: "Balık ağzı" yazıları, yayınlandığı anda hissettiklerim üzerine yazılmaktadır.

Eylül 28, 2012

Balık ağzı - 4

"Fesleğen

Sen varken karanlık bilmez
Hiçbir su.
Hiçbir su
Kaybolmaz."

Not: "Balık ağzı" yazıları, yayınlandığı anda hissettiklerim üzerine yazılmaktadır.

Eylül 26, 2012

Balık Ağzı - 3


okşarsın bulutları
gözler dalgın sularda
susarsın, sevgi dinleyendir

bakarsın yıldızlara
denizlerin aynasında
anlarsın, sevgi bitmeyendir

dayanırsın zamana
hasret yakar kalbini
beklersin, sevgi sabredendir

bakarsın yıldızlara
denizlerin aynasında
anlarsın, sevgi bitmeyendir

açıkta rüzgarlar
sarar gibi hayalini
ne yapsan gönül durulmaz ki

uzakta fenerler
kamaştırır hayalleri
ne yapsan gönül dayanmaz ki

dalgaların beşiğinde
çağıran hayallere
dalarsın, sevgi özleyendir

açıkta rüzgarlar
sarar gibi hayalini
ne yapsan gönül durulmaz ki

uzakta fenerler
kamaştırır hayalleri
ne yapsan gönül dayanmaz ki

dalgaların beşiğinde
çağıran hayallere
dalarsın, sevgi özleyendir

anlarsın, özlem sevgidendir

Not: "Balık ağzı" yazıları, yayınlandığı anda hissettiklerim üzerine yazılmaktadır.

Balık ağzı - 2

O küçücük bir balık avuçlarının arasında,
Çok sıkı tutarsan eğer kayıverir elinden..
Hiç tutmazsan da kayar gerçi, şimdi olduğu gibi..
Söylesene elleri olmayan bir varlık nasıl olur da sen desteklemeden kalabilir avuçlarında?
Peki ne kadar süre kendi çabasıyla tutunabilir orada?
Balıklar da yorulur..
O da yoruldu zorlukla, kendi başına tutunmaktan avuçlarına..
Balıkları bu kadar iyi tanırken, avucundaki balığı fark edememeni de anlayamadı bir türlü..
Ne yapalım dedi; sustu, kabuğuna çekildi..
Teslim oldu şimdi, bıraktı kendini..
Kayıp nereye düşerse artık..

Not: "Balık ağzı" yazıları, yayınlandığı anda hissettiklerim üzerine yazılmaktadır.

Eylül 25, 2012

Balık ağzı - 1

Bazı zamanlar dayanılmaz oluyor biliyor musun?
Bilmiyorsun, nereden bileceksin?

Not: "Balık ağzı" yazıları, yayınlandığı anda hissettiklerim üzerine yazılmaktadır.

Ağustos 01, 2012

Senin renklerinle ne derdin var ha?!

Bu yazımın taslağı bir süredir öylece bekliyordu. Sonra Ezgi Başaran'ın aşağıdaki yazısına denk geldim birkaç ay önce:


Daha da sonra Malatya'daki olaylar çıktı karşıma:


Gerçi bunlar sadece güncel ve basından görebildiğimiz örnekler. Daha niceleri vardır kimbilir..
Hep dediğim gibi:

"Tuhaf bir milletiz."

 ve geçenlerde bir blog yazarının (Siminya) Twitter'da hoşgörüyü bu tuhaf millete yaraşır şekildeki tanımlaması gibi:

"Hoşgörü: İnandıklarımıza saygı duyup kendi inancınızı gizli yaşadığınız sürece sizi çok sever, aş ekmek veririz."

Kendi inancına, düşüncene, hareketine saygı duyulmasını beklerken; ona karşı olarak atılmış her adımı ve düşünceyi nasıl oluyor da bir tehlike unsuru olarak görebiliyorsun? Senin inancın saygıyı hak ederken, karşıt ya da farklı olan inanç neden hak edemiyor?

Eyüp Can'ın bugünkü yazısında paylaştığı cümle bu kadar yalın bir şekilde anlatabiliyorken gerçeği, bizlerdeki bu anlayışsızlık nasıl peyda olmuş?

"Ne kadar çok yürek varsa O'nun için çarpan, o kadar çok yol var O'na giden.."

İnsanlık için faydalı düşünen bir aklın bu anlayışsızlığı anlayabilmesi pek mümkün gözükmüyor. Çünkü ortada büyük bir çelişki var; bir kitap ve birbirine zıt yorumlamalar.. Yani Mevlâna, Yunus, Şems,.. bu kadar farklı yorumlayıp insanları kucaklarken, bu anlayışsız ve hoşgörüsüz dindarların(!) hangi kitabı okuduklarını ve hangi kitaba göre insanları dışladıklarını çözemedim ben.. Kimin anladığı doğru? Ya da soruyu şöyle mi sormak gerekiyor: Bir sorun olabilir mi bu kitapta?...

Neyse..

Aynı giyinmeli, aynı şeyleri düşünmeli, aynı kararları almalı, aynı yollarda yürümeli, aynı açıdan bakmalı, aynı ırktan olmalı, aynı dinden de, hatta aynı mezhepten de olmak gerek, aynı renkten olmalı, aynı müziği dinlemeli, aynı kokuyu sevmeli, aynı, aynı, aynı,..

Doğa, deliler gibi çeşitlilik için türlü taklalar atarken biz insanlar neden doğaya karşı ayaklanırız?
Neden farklıyı öcü gibi görürüz?
Farklılıkları neden yok etmeye uğraşırız?
Neden farklılıklardan beslenmeyi denemeyiz?
Neden?
Neden?
Neden?

Bir rengi, olduğu gibi kabul etmek zorluyor galiba insanları.. Yoksa neden içerisine başka bir renk katıp kendileştirmeye çalışsın ki?



Son olarak şunu söylemeden edemeyeceğim; sanırım biz, bu toprakların insanları, ırkçılık ve dincilik gibi iki beter hastalığa tutulmuşuz ve ne yazık ki farklılıkları hoşgörü ile kabul etmedikçe huzuru bulamayacağız..

Bir de aşağıdaki yazıya biraz dikkat kesilmek gerek sanki..


-Hem Oruçlu Hem Sarhoş-

Halil Cibran anlatıyor:"Gençliğimde, bir defasında, dağın öteki tarafında, sessiz koruda yaşayan yaşlı bir ermişi ziyaret ettim. Biz onunla oturmuş, erdemin doğası üzerinde konuşurken, bir haydut, yamacı tırmanarak yorgun argın yanımıza geldi. Ermişin önünde diz çöküp eğildi ve"Ey ermiş," dedi, "kurtulmak, rahatlamak istiyorum. Günahlarımın yükü taşınmaz ağırlıkta."

Ermiş, "Benim günahlarım da öyle," dedi, "Taşıyamayacağım kadar ağır benim sırtımda."
Haydut, "Fakat ben bir hırsızım, bir çapulcu..." dedi.
Ermiş, "Ben de öyleyim, hırsız ve vurguncu" diye cevap verdi.
Haydut, "Fakat ben aynı zamanda bir katilim," dedi, "kurbanlarımın feryatları gitmiyor kulağımdan..."
Ermiş, "Ben de öyleyim" diye cevap verdi, "ben de katilim ve kurbanlarımın feryatlarından kurtulamıyorum bir türlü..."
Haydut bu sefer, "Ama benim işlediğim, o-hoo, daha bir sürü suç türü var" dedi
Ermiş, "Benim de öyle" diye cevapladı. "Benim de işlediğim sayısız suçlar var." Bunun üzerine haydut ayağa kalktı, ermişi süzdü, gözlerinde tuhaf bir ışık vardı ve giderken dağın yamacından hoplaya zıplaya aşağı indi.
Ermişe döndüm ve "Kendinizi niçin işlemediğiniz günahlarla suçlayıp durdunuz?" diye sordum. "Kendiniz de görmüyor musunuz ki bu giden adam artık sizin sözlerinize hiç inanmayacak?"
Ermiş, alçak sesle, "Onun artık bana inanmayacağı doğru" dedi, "Fakat yine de, buraya gelirken neyi bulmak istiyorsa onu buldu. Rahatlamak istiyordu ve rahatladı." diye cevap verdi bana. Aynı anda uzaktan, haydudun tutturduğu şarkıyı işittik. Onun şarkısının yankısıyla vadi o an şenlikle doluvermişti (Halil Cibran, Öncü, s. 30-32[1])."

Bu haydut ile ermişin sohbetini okurken sonucu nereye varacak diye aklınızdan pek çok ihtimal geçmiş olabilir. Benim de öyle oldu ve sonunun nereye varacağı hususunda bir hayli meraklandım. Konuşmaya, "kurtulmak ve rahatlamak istiyorum" diye başlayan bir haydut için ermişin göstereceği nasihat tavrı ve tövbe kapısına yönelmeyi bekleyip durdum ilkin. Ama hayret, ermiş böyle bir yol izlemiyor, kendinden kaçan, kendinden kurtulmak isteyen haydudun kaçışına ve kurtuluşuna geçici bir çare sunuyordu. Tabiri caizse ağrıyı dindiriyor ama tedavi etmiyordu. Bunu da kendisinin ondan daha suçlu, daha kötü biri olduğunu ısrarla vurgulayarak yapıyordu. Bu durumda ermişin sözlerinde mecazlar aramak gerekirdi. Öyle yaptım; günahlarının ağırlığından bahsederken ermiş olmadan evvelki hayatına dair işaretler bulmaya çalıştım, hırsız ve vurguncu olduğunu söylerken dervişlerin kötülük dolu gönüllerini çalarak iyilikle doldurduğunu, nice eşkıya tabiatlı insanları vurgunlar ile kapısına yığdığını falan düşündüm. Katil olduğunu ve kurbanlarının feryatlarını anlattığı sözlerini de nefis denen azgını öldürdüğüne ama öldüremediklerinin kötülükleri elinden feryat eden temiz ruhlara yordum. Gel gelelim yazının sonu, ermişin bütün bu vetirelerden geçmediğini söylüyordu. Evet, masumdu, işlemediği günahları, sırf haydudu rahatlatmak ve aradığını buldurmak için söylemişti. Peki ama ya ermiş doğru söylüyorsa, görünüşüyle yaptığı birbiriyle çelişiyorsa. Eskiden nice eşkıyanın hakikati bulduktan sonra erdiğini ve mürşit olduğunu biliyordum, ama günümüzde de nice mürşit geçinenin aslında haydut nefsini ermiş mertebesinde gösterdiğini göz ardı edemezdim. İşte o anda titredim, eski bir şairin o bercestesini düşündüm:

 "Mey gibi her bir harâmın sekri olsaydı eğer / Ol zaman belli olurdu mest kim huşyâr kim"

Hani diyordu ya; "Haramlar tıpkı içki gibi insanı sarhoş ediyor olsaydı; kimin ayyaş, kimin ayık olduğu o vakit belli olurdu!"

Bilemiyorum, kendinden kurtulmayı samimiyetle isteyen bir haydut mu, yoksa haydutluğa devam eden bir ermiş mi üstündür. O halde herkesin kendisine sorması gereken soru şu: Oruç tutarak, namaz kılarak, Kur'an okuyarak haydut nefsimizden kurtulmak mı istiyoruz, yoksa onun haydutluklarını gizlemek için ermiş cübbesi mi giyiniyoruz? Hem oruçlu, hem sarhoş; öyle mi?!.. 

[1] Değerli şair dostumuz Cahit Koytak, 20. yüzyılın en parlak isimlerinden Halil Cibran'ın külliyatını nefis bir Türkçeyle okuyucuya kazandırdı. Kapı Yayınları arasında çıkan Cibran kitapları modern çağa hitap eden bir hikmetler hazinesi.

İskender Pala

Temmuz 26, 2012

Bir mezuniyet töreni ve övünme kültürü..





Geçtiğimiz Haziran'ın sonunda, ODTÜ 2012 Mezuniyet Töreni'ne katılmıştım, kardeşimin mezuniyeti için. Oldukça güzel başlayan bir törendi. Öğrenciler bölümler hâlinde Devrim'i turlamaya başladılar ellerinde taşıdıkları güldüren, düşündüren ve eğlendiren süper pankartlarla. Bayıldım doğrusu! İçimden ODTÜ'den mezun olsaymışım keşke diye geçirdim. Çok güzeldi, çok hoşuma gitti bu kendini ifade edişler.. Dans edenler, zıplayanlar, anne - babasına seslenenler,.. Nefisti, nefis.. Umut vadediciydi.. Kendileriydi öğrenciler bu geçiş sırasında.. O kadar ki kendileriyle alay ediyorlardı, tutuklu öğrencileri bile unutmamışlardı..




Fotoğraflar: kızılkıyamet

Sonra sıra tören konuşmalarına geldi. Ve ne yazık ki törenlerde her zaman yaşadığımız şey oldu ve insanı sıkıntıdan öldürebilecek konuşmalar dinledik. Rektör ve ODTÜ Mezunlar Derneği Başkanı'nın sıkıcı konuşmasını bir nebze kabul edilebilir buldum ama öğrencilerin konuşmaları benim için tam olarak hayal kırıklığıydı.. Sanki az önce geçiş töreninde kendini ifade eden çocuklar gitmiş, içlerine Mezunlar Derneği Başkanı girmiş çocuklar gelmişti.. Mezunlar Derneği Başkanı girmiş diyorum, çünkü kendisini tam bir böbürlenme ustası olarak nitelendirmeme sebep oldu gereksiz uzun ve anlamsız konuşması. Sanki öğrencilerin konuşmalarını da o yazmış gibiydi.. :) ODTÜ Mezunları'nın ne kadar ayrıcalıklı, toplumun önde gelenlerinden olduğu, halka ışık tutması gerektiği üzerine türlü türlü kendini öven ifadelerle donatılmış bir konuşmadan bahsediyorum. ODTÜ çok kıymetli, orada okuyan, mezun olan, iş hayatında yaşamlarına devam eden mezunları da öyle.. Ancak bu gerçek, bu şekilde ezici ve durmadan kendini öven ifadeleri kesinlikle haketmiyor..

Hele bir ödül töreni yapıldı ki akıllara zarar! Bir öğrenci hem okul birincisi, hem fakülte birincisi, hem bölüm birincisi, hem şu birincisi, hem bu birincisi diye beş kere davet edildi ve beş kere ödül verildi. Ve tabi bu birinci bir tane olmayınca aynı filmi rahat bir yirmi beş kere kadar izledik. Daha ikincileri, üçüncüleri hesaba katmadım bile! Yani, ".......'yı şu, şu, şu birinciliklerinden dolayı ödüllerini almak üzere davet ediyoruz." demek yerine ne diye elli defa geri gönderip tekrar geri çağırısın ki? Nedir bu gövde gösterisinin amacı? Birinciyi yüceltmek, dereceye giremeyenleri yermek mi? Birincinin diğerlerine nazaran ne kadar kıymetli olduğunu mu göstermek yoksa? Bu abartılı gösterinin sebebi ne olabilir biri açıklasa ya bana.. Nedense izlediklerim bana aşağıdaki, devamlı eleştirdiğim, berbat reklamı hatırlattı:



Nazlı okul birincisi olduğundan keki ters çevirmeyi sadece o akıl edebilir değil mi? Diğer çocuklar bu akıldan yoksundurlar. Onlar kaçışırlar sadece.. Hele ki, Gürbüz! Canavar ya malum.. Nazlı gibi üstün bir aklın, kıvrak zekânın yanında onun esamesi bile okunamaz!

ODTÜ ile başladım ya, devam edeyim.. Benzer bir övünmeye de aşağıdaki videoda denk geldim:




Diyor ki;

O bir ODTÜ'lü.

ODTÜ'lü hiçbir sınırı, sınırlamayı kabul etmez.

Özgür düşünür, düşüncelerini özgürce ifade eder.

Onu ODTÜ'lü yapan, ODTÜ'nün başarma ve "fark yaratma" kültürüdür.

ODTÜ'lü, var olan bilgiyle yetinmez. Sorgular, araştırır, geliştirir.

Yeni bilgi üretmek, hayata geçirmek, paylaşmak için çalışır...

Sorumluluğu sadece çevresiyle sınırlı kalmaz.

Ülkenin ve dünyanın sorunlarıyla ilgilenir, çözüm arar.

İşte ODTÜ ruhu budur.

Bu ruha, bazen idealizm, bazen devrimcilik denir.

Onlar, ODTÜ'lülük diyorlar.

Biz bu ruhla, yakın çevremizden başlayarak,

tüm dünyayı değiştirebileceğimize inanıyoruz.

Galiba Mesut'u ve onu göklere çıkaran yakınlarını tebrik etmemiz gerekiyor.. Ne de olsa o bir ODTÜ'lü :) Gerçi cümleler her ne kadar ODTÜ'lü olmak üzerine kurulmuşsa da, içten içe ODTÜ, ODTÜ övünmelerini duymamak neredeyse imkânsız..

Yukarıda anlattığım durumlarda mesele ODTÜ'lü olmak ya da birinci olmak değil. Bahsettiğim şeyler sadece sorunu açıklamak için kullandığım araçlar. Bizim, toplum olarak kallavi bir defomuz var.. Biri çıksa, şu soruyu sorsa: "Toplumsal olarak en büyük sorunlarımızdan biri nedir?" cevabı rahatlıkla övünmek olabilir diye düşünüyorum. Bu nasıl büyük bir hastalıktır ki hücrelerimize kadar işlemiş.. "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" diye ortamda kendini üste çıkarma ifademiz vardır ya hani, o pek meşhur, mesela bunu bir ODTÜ'lüye söyleseniz dünyanın lafını işitirsiniz. Peki ODTÜ'lünün yukarıdaki ifadeleri ile buradaki övünme ifadesi arasındaki fark nedir ki ODTÜ'lü birine ateş püskürürken diğerini içine sinerek yapabiliyor? Belki de en tanınan ve en nefis üniversitemiz olan ODTÜ, öğrencilerine bir işe atılmaya yarayacak özgüven yerine, neden ODTÜ'lü olmanın böbürlenme özgüvenini vermeyi tercih ediyor ki? Bu böbürlenme özgüveninin gençlere kattığı şey sadece etiket özgüveni olmuyor mu? Buradaki bakış açısında bir sorun yok mu sizce de?

Türk olmamızla övünüyoruz, memleketimizle övünüyoruz, okuduğumuz okulla, çocuğumuzla, mesleğimizle, okuduğumuz bölümün diğerlerine nazaran ne kadar zor olduğuyla, burcumuzla, giydiğimiz ayakkabının markasıyla, oturduğumuz evin konumuyla, gittiğimiz kafeyle, askerliğimizi komanda olarak yapmakla, ne kadar harika bir ev hanımı olduğumuzla, nasıl ilgili anne - baba olduğumuzla, kıldığımız namazla, müslümanlığımızla,.. her şeyle, aklımıza gelebilecek her şeyle övünme potansiyelini içimizde barındırıyoruz. Neden bu kadar çok övünme ihtiyacı hissediyoruz? Toplumsal bir kişilik bozukluğumuz mu var? Neden bizde var olduğunu düşündüğümüz şeyi ille de dile getirmeliyiz? Ziya Paşa boşuna söylemiş olabilir mi "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" diye? Yok mudur bize karşı bir öğreticiliği bu sözün?

Demem o ki, ihtiyacımız olan şey biraz bilgelik ve felsefik bakış açısı.. Var olan bir şeyin, bireysel ya da toplu olarak övünme yoluyla ortaya koyulmasına gerek olduğunu düşünmüyorum. Fesleğen, ona dokunduğunuzda nefis bir koku yayar ya da nane, kokusuyla başınızı döndürür.. Siz hiç ben güzel kokuyorum diye övünen fesleğen, nane gördünüz mü? Kokusuyla ben buradayım der zaten, övgüleri nazikçe kabul eder.. Biz insanlar da bu mütevazi tabiat harikalarına özensek ya biraz! Ne dersiniz?

Haziran 30, 2012

Kabullenme

İnsan ne zaman mutlu olur?
Kabullendiğinde mi hayatın ona sunduklarını?

Tekerlekli sandalyedesindir mesela, kabullenmişsindir durumunu. Evet ben böyleyim, hayatıma böyle devam etmem gerekiyor diyorsundur. Kendi kendine kabullenme cümleleri kuruyorsundur.. Bir gün sokağa çıkarsın, ellerinle itersin kendini ilerlemek için. Sonra karşına bir merdiven çıkar. İnemezsin oradan. Bir kere daha anlarsın tekerlekli sandalyade oturduğunu.. Gerçeğini bilirsin aslında, farkındasındır, kabullenmişsindir ama yüzüne bir kere daha vurulunca yine sersemlersin, sanki gerçeğinin bilincinde değilmişsin gibi..

Söylesenize bana, gerçeğimizi biliyor olmamıza rağmen gerçeğimizle karşılaşınca neden yıkılıyoruz?
Yoksa kabullendim demelerimiz birer yanılsama mıdır?
Belki de, insana özgü bir şey değildir kabullenme.. Öyle olsa idi, her gelenin bakıp gittiği bir pencerede ölümsüzlük için başkaldırır mıydık?




Haziran 18, 2012

Bir gün

kollarında öleceğim yavaşça.. O kadar yavaş olacak ki bu, ruhun bile duymayacak..
Duyduğunda ise ruhun, olmayacak ruhum..




Haziran 13, 2012

Gidenler, kalanlar

Bakıyorum da çevreme, bir bir gidiyor herkes..
Öyle kötü yerlere değil bu gitmeler, hayatlarını mutlulukla donatmaya gidiyorlar..
Bu gitmeler beni çokça mutlu ederken, hüzünlendiriyor da aynı zamanda..
Acaba diyorum olacak mı birileri benim de yanımda?
Tabi ki olacak diyorlar, her şey zamanı gelince oluyor inan bize..
Ben de inanıyorum..
Belki de inanmıyorum..




Mayıs 30, 2012

Tanrı ile konuşmalar - 1

K: Kızıl
T: Tanrı

K: - Biliyor musun, kendimle ilgili düşündüğüm zamanlar oluyor bazen.. Tamam, itiraf ediyorum, bazen değil sıklıkla düşünüyorum kendimle ilgili.. Bugün aklıma takılan şeyim ise anlayışlı olmam oldu. Söylesene bana, dünyada bunca anlayışsızlık, bunca anlayışsız insan varken, bana verdiğin bu anlayışlı olma hâli biraz fazla değil mi? Sen de biliyorsun bunu abarttığını bende. Cidden neden bu kadar fazla? Bir kısmını da başkalarına verseydin daha dengeli bir hayatım olabilirdi belki de. Meselâ, ben de insanlara sorun çıkarabilirdim ya da karşımdakinin kararına saygı göstermek yerine ona bir şeyler dayatabilirdim ya da "Nasıl istersen.." demezdim, ne bileyim isyan etmem gerektiği yerde, saygı göstermek yerine bağırıp çağırabilirdim.. Açıklasana bana, hayatı zorlaştıran biri mi yoksa kolaylaştıran biri olmak mı daha makbuldür yaşamda?

T: ...

K: Hep susuyorsun,  kızıyorum sana.. Beni de kendine benzettin, fazlaca sessizleştiğimi farkediyorum.. İyi ya da kötü olduğu konusunda net bir cevabım olmayan bir gelişme daha var gerçi. İçimden konuşmaya başladım.. Sen karar ver iyi mi kötü mü diye..

T: ...

K: Bazıları da senin gibi susar anlıyorum ben.. İzler sessizce, bakar akan yaşama.. Sonra ne mi olur? İnan bilmek istemiyorum. Daha doğrusu öğrenmemem daha iyi bir şey olur diye düşünüyorum.. Azıcığını al hadi şu anlayışımın.. Olmaz mı?

T: ...

K: Cem Yılmaz aşağıdaki şarkıyı çok güzel yorumlamış, bari onu dinle..

Dudu sevgi tasında gönül
Bir gençlik masasında
İkimiz arasında bu gönül
Ah bu gönül şarkıları



T: ...

K: Beğendin, hadi itiraf et.

T: (:

Ne o şaşırdınız mı?
Tanrı da güler..
İçinden..

Nisan 30, 2012

Kısaca TEGV!

Onu "TEGEV" diye kısaltanlar da oluyor ama sakın o hataya düşmeyin!! :)

Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı..

Aslında ismi yetiyor her şeye..

Oraya girdiğinizde bir çocuk kadar kendiniz olabilmeyi öğreniyorsunuz eğer bilmiyorsanız. Çocuklara da en başta kendi olabilmeleri için fırsatlar sunuyorsunuz.. Gökyüzü pembeyse mesela bir çocuğunuzun müdahale etmiyorsunuz.. Ya da bir oyunda herkesin çoban rolü üstlenmesi gerekirken "Ben koyun olmak istiyorum!" diye haykıran sesteki özgüveni hissedip onun da koyun olmasına müsade ediyorsunuz.. Ya da bir eğitimde çocukların her yerde öğrenebileceğini şöyle örneklendirebiliyorsunuz:
- Yeşil nasıl oluşur?
-- Mavi ve sarı ile.
- Aa, nasıl bildin?
-- Tuvaletteki mavi suya çişim karşınca yeşil oluyor da ondan! :)))

Algılarınız o kadar açık oluyor ki çocuklara karşı her söyledikleri size bir yol açıyor size.. Onlar kadar basit düşündüğünüzde önünüzdeki yolların birer birer farkına varabiliyorsunuz. Bir gün hardal sarısını göstererek;
- Bu ne renk? diye sorduğunuzda
-- Başka sayııı!! diyen dillere deliriverebiliyorsunuz..

Fotoğraf: Nil Karaibrahimgil
Nil Karaibrahimgil'in twitter hesabında denk geldiğim bir şeyse şöyleydi: "periden hayat dersleri #1: kotulerin ustune guzel stickerlar yapistir." Size de çok yalın ve kurtarıcı gelmiyor mu?? :)))











Her ne kadar tam tersi düşünülse de KÜÇÜKLER de BÜYÜKLERE bir şeyler ÖĞRETİR! Bunu aklınızdan çıkarmamanızı tavsiye ederim ben.. Hayatın karmaşıklığı, sorumlulukların ağırlığı, sorunların çokluğunda "çocuk aklı" her zaman işe yarar.. Biz burada çocuklara kulak kesiliyoruz..

Çok sevdiğim bir gazeteci olan Cüneyt Özdemir, TEGV'in Mart 2010 15. yıl özel sayısında beni çokça gururlandıran ve okuyan bütün gönüllü arkadaşlarımı da gururlandıracağına inandığım birkaç cümlesi vardı, eklemeden geçemeyeceğim:

"Bazen bana soruyorlar, gazeteci olmasaydın hangi mesleği yapardın diye. Hepsine hemen hemen aynı cevabı veriyorum. Diyorum ki, ya Birleşmiş Milletler, ya da dünya çapında bir yardım örgütünde çalışırdım, ya da Türkiye'de faaliyetlerini yürüten, başka insanlara faydası olan bir iş yapmak isterdim. Artık çağımız kahramanlar çağının kapandığı bir çağ. Fidel Castro gibi bir meydan okumacı, Atatürk gibi şöhretini, hak ettiği değeri savaşlarla, kahramanlık manzumeleriyle alan isimler, ya da Muhammed Ali gibi  bir centilmen, Pele gibi bir kabiliyet yok. Artık çağımızda kahramanlar, böylesine heykelleri dikilen insanlar değil, hayatlarını  başka insanların hayatlarını daha iyileştirmek için, kendileri kadar şanslı olmayan insanlara bir şans tanımak için çalışan insanlar. Modern zamanların gerçek kahramanları TEGV gönüllüleri."

Biliyorsunuz ki geçtiğimiz hafta 23 Nisan'ı kutladık TEGV'de. Bir eğlendik ki sormayın.. Birkaç kare paylaşmak istiyorum sizinle:

Fotoğraflar: kızılkıyamet





























Eeee, bu güzel gülümsemelere katılmak ve daha da çoğalmalarını sağlamak için daha ne bekliyorsun?!

Eminim aşağıda sana uygun bir parkımız, öğrenim birimimiz, ateş böceğimiz ya da temsilciliğimiz vardır ;)

Sen de katılırsan biraz daha çoğalırız, daha çok çocuğumuza dokunuruz, çünkü:
Bir çocuk değişir, Türkiye değişir!